10 Aralık 2012 Pazartesi

Bazı Gerçekler Var.

Onca adamın yaptığı eşeklikleri göz ardı ettin. İş bana gelince ne diye gaddar oldun, bir türlü anlam veremiyorum. Aslına bakarsan seni virgülünden noktana kadar tanıdığım için nedenini biliyorum. Sadece sesli söylemek işime gelmiyor, inan ki.
Eskisi gibi olsak ne güzel olurdu. 3. şahıslar, bunun bir eski sevgiliye yazıldığını sanacaklar. Aslında eski bir dosta hitaben yazılıyor. Fizikçi'ye...
En çok merak ettiğim ne biliyor musun, sana gönderdiğim onca şeyi ne yaptığın? Hele de tasarladığım o tişörte... Giyiyor musun, yoksa yine alman Fizikçi'leri gibi bira göbeği yapıp dar geldiğinden sadece saklıyor musun? Ya da attın mı? Son soruyu sana ben zaten imalı bir şekilde söylemiştim. "Biliyorum, uzun bir zaman geçince bunları atacaksın." sen de "Niye atayım ki?"dedin sadece. Bak merak iyice sardı gitti. Cesaretim yok sormaya. Sesini yavaş yavaş kestiğin o günden beri yine sessizlikle karşılaşmaktan korkuyorum. Dostumu geri istiyorum! Ruh halimi tek bir hareketimden anlayan, zor anımda nerede olursam olayım sesini duyuran, uyumam için masal okuyan ya da uyduran, 'Şunu okumalısın!' diye kargoyla kitap gönderen, ilham ve umut(KTÜ zihinsel engelliler öğrt. anahtarlığını hala saklıyorum. İşitmeci oladuk ama...) veren... En önemlisi yaşama gücü veren sen'e ihtiyacım var(mış). İki günün ardından bunu anladım ama, sen beni affetmeyi beceremedin sanki(:

17 Kasım 2012 Cumartesi

Kesinti 2

Şaşkınlık, acı ve yenilgi.
 Üçü bir arada oldukça can yakıyordu. Courtney bunları düşünürken son kez kardeşi Jess ile göz göze geldi. Gerçek anlamda göremese de şu an ona baktığını biliyordu. Tek bir kelimeyi sessizce söyledi. ‘Kaç!’ Yıllar boyunca bu iğrenç yaratık için saklanmışlardı. Genç bayanın dibinden ayrılmayan yabancı bir kez daha asıldı bıçağına. Courtney acıyla bükülürken yabancıya bir tekme savurdu. Katilin yere düşeceği yerde, kadın dengesini kaybedip yere düşmüştü oysaki. Görüntü bulanıklaşırken dünyadan son olarak katilin arabaya doğru gidişini görebildi. Tanrı, kendi yarattığı faniye verdiği son kare bu oldu.

Kesinti

Kapıyı açarken “Cani!”diye Courtney’in sesi yükseldi arkadan. Çenesini kapatmak istercesine ardından sertçe kapıyı itti. Şimdi dışarıdaydı, okul karşısında görkemli bir şekilde, aya dokunmak istercesine göğe uzanıyordu. Sırtını kapıya yasladı ve derin nefes aldı. Vücudu titremeye başlamıştı sanki. Fakat Kasım’ın soğuk havasıyla gecenin karanlığından değildi bu. Kendisi bile bilmiyordu. Korkuyor muydu? Hayır, tam olarak korku değildi. Heyecan da olamazdı. Ama toprağın rengi kandan dolayı kırmızıya dönüşmeden önce Dylan’ı bulmalıydı. Dudaklarını araladı ve heceler buhar olup yok oldu. “Baba.”

30 Haziran 2012 Cumartesi

Ağacım

Küçükken bir ağacım vardı. Ben dikmemişti ama, yabancı bir ülkeye ağlayarak gelince ilk o arkadaşım olmuştu haliyle. Binanın son katındaydı anneannemin dairesi. Balkon arka tarafta kalıyordu, ağacım da tam olarak oradaydı. Resmen altı katlı bina kadar uzundu. Rüzgar yapraklarını nasılda savururdu. Küçükken rüzgara "Lütfen, ona nazik davran."diye yalvarırdım. Tek arkadaşım, sırdaşım, dert ortağım, eğlencem idi. Kimsem yoktu. Anne baba, akşamları çalıştığı için sabahları da uyurdu. Bazen eve bile gelmezlerdi. Yer yoktu, aslında teyzem istemezdi işte. Bana nasıl katlanıyordu acaba. Çocuklarının katlanamadığı kesindi zaten ya. Çirkinlikleri bırakalım. Ben sadece ağacımı özledim. Yine o zamanki gibi yalnız hissediyorum kendimi. Sanki o küçük çaresiz çocuğa döndüm yine. Ama şimdi o eve gitsem de, artık arkadaşım orada değil. Bu zamana kadar bana onu unutturanlar da.
Telefonun rehberinde üç beş isim var elbette, ama onlara ne anlatacağım ki? Kendimi en başından tanıtmak istemiyorum. Sadece ağlamak istiyorum, ama onu bile rahatça yapamıyorum.

3 Şubat 2012 Cuma

"Alıntı"

İnsanlar herhalde sadece şu üç cümleye inanmazlar; ‘Suçsuzum’, ‘Deli değilim‘ ve ‘Ben yapmadım’.
M.

6 Ocak 2012 Cuma

Pis Kan

"Yalancı! Yalancı, sana kimse inanmaz!"
Küçük, belki de kendi kendine ilk defa bir itirafta bulunuyor. O yalancı ve oyuncunun teki! Bu zaten kanında vardı. Yazıp oynamak... Doğruyu konuşurdu elbet, ama sadece gerçek yüzünü göstermek istediği kişilereydi bu özel ayrıcalık.
"Sende o sütü ekşi ailedensin!" Babasının tarafı çokta şerefli bir aile değildi. Annesi ne kadar pis kandan arındırmaya çalışsa da, çocuk bu kandan var edilmişti. Memleketten kaçarak veya o pis insanlara çocuğun temiz yüzünü göstermemekle bu işten sıyrılabileceğini sanmıştı genç kadın, ama iş oldukça bilimsel bir olasılığa dayanıyordu.
Küçükken sorumluluk sahibi, temiz, şirin bir kız çocuğu olan bu melek, gün geçtikçe inanılmaz bir şeytana dönüşüyordu. Acı bir gerçek var ki, bunun da farkında oluşuydu. Bir yandan değişmek isterken bir yandan etrafını kendine benzetmeye çalışıyordu. Kadın istediğini (yani küçük ve biricik kızının düzlüğe çıktığını) belki de göremeyecekti. Ve göremediği halde her ne olursa olsun, umut vadeden küçücük kızı, kendisi gidince bataklığın içine bile bile çekilecekti.

Belki de en doğru sahne ise içinde birikmişleri ile gömleği ters giymek olacaktı. Zaten o da kana karışmamış mıydı?

дядо

Küçük, daha bebeksi tenini kaybetmemişti. Tenine batan diken gibi sakallardan nefret eder mızmızlanırdı. Dudaklarını kaşındıran, yanağına batan o rendenin dişleri gibi yüzeyi hiç sevmezdi. Dedesini sevmediği gibi.
Her işten geldiğinde banyoya girip, duşunu alır ve tıraşını olurdu. O turkuaza boyanmış küflü kapı açıldığında babaannesinin capcanlı ve kır bahçesi gibi renkli sesi duyulurdu "Deden tıraş olmuş!"diye. Kim ne olmuştu sanki? Alt tarafı günahlarını itinasız bir temizlenme ile bir süre üstünden savmıştı. Akşama kalmaz yine filizlenip, yine Küçüğü huzursuz edecekti.
Babaannesi özendirir gibi dudaklarını kocasının yanağına yapıştırıp derin bir nefes ile tıraş losyonunu içine çekiyordu. Bu aşırı cıvıklaşmış sahne nedense Küçük'ün garibine gitmiyordu. Daha üç yaşındayken neyin gerçek neyin yalan olduğunu nereden bilsin ki? O sadece sıradaki görevini bekleyen, ama gram vatan sevgisi barındırmayan vefasız bir asker gibiydi. Sonunda dedesi onun boyu hizasına gelerek Küçük, kendi gibi varla yok arası bir öpücük konduruyor dudak değmemiş yanağa.

Kavak açları gibi uzun, zayıf, fakat görüntüsünü yanıltan bir kuvveti olan, sinir hastası gibi başı istemsizce sallanan, karaciğer hastası gibi normal tenine aykırı düşen koyu kahverenginde ki o göz kapakları, iki tutam saçı ile yanaklarına değecek göz torbaları.
Ne fiziksel portresi ne de çivi gibi batan sakalları sevilmeme sebebiydi. Ama yine de Küçük'ü iten bir şey vardı. Yine de bunların hiç biri babaannesinin söylediği çirkin şeylerde de saklı değildi. Çocuk nereden bilsin tacizi, nereden bilsin aldatılmayı... Öz babası gibi çokta sorgulayıcı bir yapısı da yoktu. Belki de bunun için Şeytanı bu kadar çok sevmişti. Dedesi sadece iyi rol oynayamıyordu. Küçük'e "Prensesim"derken bile sanki küfrediyordu adam, ama orta da ne ima, ne de bunu kanıtlayacak bir hareket vardı. Yine de çocuk bunu anlayabiliyordu. Şeytan uğruna katlanmıştı o çivili ve hiçte samimi gelmeyen yüze.
Ama şimdi anlıyor ki, o midesini kaldıran şey adamın yüzündeki ayrıntılar değil, yanında oturan parfüm ve pudra kokan (ama içindeki leşin kokusunu bastıramayan) kadından kaynaklanıyormuş.

Yaptıkları iğrençlikler şu an büyümüş Küçük'ün üzerinde bir karabasan misali onu boğup yutuyor. Kulaklarında bir uğultu olarak günahlarını duyuyor. N. onların yüzünden burada değil, sırada Küçük'ün bedenini sömürmeye geldi. Ne kadar da yaşlı olsalar da, nefsine hakim olamayanlara para her şeyden üstün gelir. Namus, haysiyet, şeref... hepsinden üstün gelir.